HERKES İÇİN ADALET ADALET İÇİN AVUKAT|Cumartesi, Ağustos 2, 2014
  • Sosyal Medya

Tazminat ve Alacaklarda, Sorumluluk ve Zamanaşımı 

Zamanaşımı KPK Web

SUNUŞ

Zamanaşımı konusunda ilk kitabımın gördüğü yoğun ilginin yüklediği sorumlulukla, hep daha iyisini yapma çabası içinde oldum. İlk baskının yıllar önce tükenmesinden sonra, ikinci baskı için yeni yasaların çıkmasını bekledim. Bu bekleyiş altı yıl sürdü. Bu arada yasa tasarılarını inceleyerek hazırlıklı olmaya çalıştım. Ancak bir geçiş dönemi kitabı yazmak kolay olmadı; yeni yasalarla önceki yasaları karşılaştırmalı olarak açıklamak gerekliydi.
Şunu da ekleyeyim ki, bu yeni kitabım öncekinden çok farklıdır. Çünkü, yalnızca bir zamanaşımı kitabı değil, aynı zamanda insan zararları ağırlıklı bir sorumluluklar kitabı oldu.
***
Zamanaşımı konusunda yeni yasalar ne getirdi, ne götürdü, bunu ilgili bölümlerde eleştirel bir bakışla ele aldım. Ayrıca bazı önerilerde bulundum. Bu eleştiri ve önerilerden birkaçı şöyle:
1) 818 sayılı BK’nun 60.maddesindeki (1) yıllık haksız eylem zamanaşımı süresinin, 6098 sayılı yeni TBK’nun 72.maddesinde yalnızca (2) yıla çıkarılması yeterli olmamıştır. Avrupa ülkelerinde zamanaşımı sürelerinin yeniden düzenlendiği bir dönemde gelişmeler gözardı edilmemeliydi. En azından insan zararları konusunda daha duyarlı olunmalı, yaşama ve beden bütünlüğüne verilen zararlardan doğan davalar için, yeni yasada, daha uzun zamanaşımı süreleri yer almalıydı. Bu sürelerin Alman Borçlar Yasası’nda (30) yıl, Fransız Medeni Yasası’nda (10) yıl olduğunu anımsatalım. Bizde bu sürenin neden kısa tutulduğunu sorduk sorguladık, ama kimseden bir yanıt alamadık. Daha kötüsü bu konuya ilgisiz ve duyarsız kalındığını gözlemledik.
2) Önceki 818 sayılı Borçlar Yasası’nın yürürlüğe konulduğu 1926 yılından başlayarak seksenaltı yıl boyunca (1) yıllık zamanaşımı süresinin yetersizliği, davaların hiç birinin bir yılda sonuçlanmayıp yıllarca sürdüğü, bu çok kısa zamanaşımı süresi yüzünden binlerce (yüzbinlerce mi demeliyiz) uğranılan hak kayıpları hep görmezden gelinmiş; kimse bu konuyu ele almayı, haksızlıkları önlemeyi düşünmemiş; hiçbir hukukçu bu seksenaltı yıl boyunca yasa değişikliği önermemiş, sürelerin artırılması yönünde girişimlerde bulunmamıştır. Her dönem TBMM’de görev alan çok sayıda hukukçu milletvekilleri de bir öneri getirmemişlerdir. Bilim çevreleri de bu konuya hep duyarsız kalmışlardır. Hukukçuların bu ilgisizlik ve duyarsızlıkları anlaşılır gibi değildir.
3) Biz hep şunu soruyoruz: Kişilerin özgür istençleriyle yaptıkları sözleşmelere (10) yıllık zamanaşımı uygulanırken, istenç dışı uğranılan zararlar için çok kısa zamanaşımı süreleri uygun görülmesi nasıl bir hukuk anlayışıdır ?
4) Bizce, 6098 sayılı yeni TBK’daki haksız eylem zamanaşımı süresinin ek bir yasa değişikliğiyle artırılması düşünülmelidir. Önerimiz, Yasa’nın 72.maddesindeki (2) yıllık öznel sürenin (10) yıla ve (10) yıllık nesnel sürenin (30) yıla çıkarılmasıdır. Ya da haksız eylem kural zamanaşımı (5) ve (20) yıl, yaşama ve beden bütünlüğüne ilişkin davalarda (10) ve (30) yıl olmalıdır. Ayrıca, işkence, barbarlık, küçüklere karşı şiddet ve cinsel saldırı eylemlerinden doğan zararlarda, hukuki sorumluluk davalarının zamanaşımı süresi doğrudan (30) olmalıdır. Böylece Avrupa ülkeleriyle de uyum sağlanmış olacaktır.
5) 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu’nun 244.maddesi 3.fıkrasında, önceki yasadan farklı olarak, satıcının “ağır kusuru” varsa, zamanaşımı süresinin (mülkiyetin geçmesinden başlayarak) yirmi yıl ile sınırlandırılması uygun bulunmuştur. Aynı hüküm, Yasa’nın inşaat sözleşmelerinde yüklenicinin sorumluluğuna ilişkin 478.maddesinde de yinelenmiş ve zamanaşımı, inşaatın “teslim” tarihinden başlatılarak (20) yıl ile sınırlandırılmıştır.
Biz, yeni yasanın bu iki maddesindeki “sınırlandırıcı” süreleri doğru bulmuyoruz. Şunun için ki, yirmi yıl uzun bir süre gibi görünmekte ise de, zamanaşımının başlangıcı taşınmaz satımında “mülkiyetin geçirilme” tarihi, inşaat sözleşmesinde yapının “teslim” tarihi olduğunda, bu (20) yıllık süre aşılamayacak; yirmi yıldan sonra ortaya çıkacak zararlar için satıcıya veya yükleniciye karşı dava açılamayacaktır. Oysa, ülkemiz deprem kuşağındadır. Başta Gölcük-Yalova ve Erzincan depremleri olmak üzere, yıkılan binaların çoğunun ve ölümlerin nedenlerinin deprem değil, inşaat kusurları olduğu; ihale ile yaptırılan kamu binalarında ve yap-satçıların ürünü apartmanlarda eksik, bozuk malzeme kullanıldığı, plân ve projeye, imar mevzuatına aykırı işler yapıldığı anlaşılmış; bütün bunlar yirmi yılı, hatta otuz yılı aşan sürelerde ortaya çıkmıştır.
Yasanın yukarda belirtilen maddelerinin haksız eylemlerde zamanaşımına ilişkin 72.maddenin gerekçesiyle de bağdaşmadığı; gerekçede belirtilen sakıncaların, yasalaşma sırasında bu maddelere gelindiğinde gözden kaçırıldığı; oysa 72.maddenin Adalet Komisyonu gerekçesinde yer alan “zarar, ancak sonucun meydana geldiği tarihte oluşmuş olacağından, zamanaşımının da başlangıç tarihinin, zorunlu olarak, sonucun meydana geldiği tarih sonrasındaki “öğrenme tarihi” olacağı” görüşünün yüklenicinin ve satıcının ağır kusuruna uygulanacak zamanaşımı yönünden de önem taşıdığı düşüncesindeyiz.
Yasada bütünlük ve tutarlılık sağlama yönünden kesin düzeltme yapılmalıdır. Bizce yeni Yasa’nın 244/3. ve 478. maddeleri şu biçimde düzeltilebilir:
Önceki Yasa’da olduğu gibi, hiç süreden söz edilmeyip, “Satıcının (Yüklenicinin) ağır kusuru varsa, zamanaşımı sürelerinden yararlanamaz” denilerek sürenin belirlenmesi öğretiye bırakılmalıdır. Hem böylece, Yasa’nın 72.maddesine ilişkin Adalet Komisyonu gerekçesindeki açıklamalara uygun bir düzenleme yapılmış ve yasada bütünlük sağlanmış olur.
Önceki 818 sayılı Yasa’da süre belirtilmemiş olmasının Gölcük-Yalova depreminde yararları görülmüş; satıcının ve yüklenicinin “ağır kusuru, hilesi, sakladığı gizli ayıplar” yüzünden “zamanaşımından yararlanamayacağı” biçimindeki düzenleme nedeniyle, ayıplı binanın tesliminden otuz yıl sonra sorumlular hakkında dava açılabilmiş; hak kayıpları önlenebilmiştir.
Şunu da ekleyelim ki, yirmi yıllık zamanaşımının başlangıcı, satılan ya da inşa edilen binanın veya bağımsız bölümün “teslim ve mülkiyeti geçirme tarihi” olunca, her alıcıya veya her bağımsız bölüm malikine göre zamanaşımı süreleri farklı olacaktır. Örneğin, arsa payı karşılığı inşaat işi yapan “yüklenici”nin, arsa sahiplerine vereceği bağımsız bölümleri teslim tarihi ile aynı yüklenicinin “satıcı” sıfatıyla üçüncü kişilere ayrı ayrı sattığı bağımsız bölümlerin teslim tarihleri farklı olacaktır. Hatta kimi zaman yüklenici, kendi payına düşen bağımsız bölümleri satmayıp uzun süre elinde tutmuş ve binanın yapımını bitirdikten yıllar sonra satmış olabilir. Bütün bu durumlarda (20) yıllık zamanaşımı süresi, her bağımsız bölüm malikine göre farklı olacak; her birinin “teslim ve devir alma” tarihi değişik olduğundan, yükleniciye veya satıcıya karşı açacakları davaların zamanaşımı süreleri, ayıplı binanın yapımından 20 yıl, 22 yıl, 25 yıl, 27 yıl…gibi farklı süreler olacaktır. Görüldüğü gibi, burada zamanaşımını (20) yıl ile sınırlamanın sakıncaları daha da belirgindir.
Bu sakıncalı durumu gidermenin tek yolu, yukarda önerdiğimiz gibi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun satıcının sorumluluğuna ilişkin 244/3.maddesi ile yüklenicinin sorumluluğuna ilişkin 478.maddesinde düzeltme yapılarak, (20) yıllık süre yerine, “Satıcının (yüklenicinin) ağır kusuru varsa, zamanaşımı sürelerinden yararlanamaz” denilmesidir.
Böyle denilince de, zamanaşımının başlangıcı, “zararın gerçekleştiği” ve “dava edilebilir” nitelik kazandığı tarih olacak; hak yerini bulacaktır. Nitekim Yargıtay’ın, Gölcük-Yalova depreminde zarar görenlerin açtıkları davalarla ilgili verdiği kararlarında, zamanaşımının başlangıcı, binanın “teslim tarihi” değil, “zararın gerçekleştiği” ve “dava edilebilir” nitelik kazandığı tarih olarak kabul edilmiş; böylece adaletli bir çözüm sağlanmıştır.
6098 sayılı TBK’nun 244 ve 478.maddelerindeki sınırlandırıcı sürelerin kaldırılması ve yasa hükümlerinin düzeltilmesi durumunda, Türk Ceza Kanunu’nun dava zamanaşımına ilişkin hükümleriyle de uyum sağlanmış olacaktır Çünkü, Ceza Yasası’nda deprem nedeniyle bina yıkılmasında suç tarihi binanın yıkıldığı tarihtir. Dava zamanaşımı, yaralanma ve ölüm anından itibaren işlemeye başlar.
Yapının genel bir tehlikeyi içerecek biçimde yıkılması halinde, suç tarihi yıkılma (göçme – çökme) anıdır. Yıkılan binanın, yasada öngörülen yaralanma ya da ölüm sonucuna yol açtığı anda suç işlenmiş sayılır. Dolayısıyla, suçun nitelikli biçiminin oluşumu için zorunlu öğe olan, yaralanma ya da ölüm anı, suçun işlenme tarihi olduğundan, bu suç yönünden 5237 sayılı TCK’nun 66.maddesinde (önceki 765 sayılı TCK’nun maddesinde) öngörülen dava zamanaşımının da bu tarihten itibaren hesaplanması gerekir.
Yukardan beri açıkladığımız bu konuya çok önem veriyoruz ve yasakoyucu ile birlikte tüm hukukçuları uyarıyoruz. Başta İstanbul olmak üzere bizleri bekleyen şiddetli deprem, çarpık ve denetimsiz yapılaşma yüzünden pek çok yıkımlara neden olacak, çok can alacaktır.
6) Haksız eylemlerde ve hukuka aykırılıklarda zamanaşımının, bizce, yalnızca zaman içinde delillerin kaybolmasını ve tanıkların olayları unutmalarını önleyici bir işlevi olmalıdır.Bunun ötesinde, zamanaşımı, hiçbir zaman sorumluları tek başına tazminat ödemekten kurtarma aracı yapılmamalıdır. Özellikle, davanın belli bir aşamasına gelindikten, hele zarar belli olup sonuca ulaşılmasına az bir zaman kaldıktan sonra, davalının salt zamanaşımına sığınarak tazminat yükümlülüğünden kurtulmasına olanak tanınmamalıdır.
Ne yazık ki, bugünlere kadar süren uygulamada, zarar ve kapsamı belli olduktan sonra zamanaşımının ileri sürülmesine karşı, yargıçlar, Medeni Yasa’nın 2.maddesini işletmeyi denememişler; “Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz” diyerek zamanaşımı savunmasını reddetmeyi düşünmemişlerdir.
En fazla hak kaybı da, yıllarca değişmez din kuralları gibi sürdürülen bir takım uygulamalardan kaynaklanmıştır. Kısmi dava adı altında açılan davalarda, aynı dava içinde dava değerinin artırılmasının (harç tamamlama işleminin) yeni bir dava (ıslah) sayılıp, davalıya zamanaşımını ileri sürme fırsatı verilmesi bunların en başında gelmektedir. İstem sonucunun kısmi davanın tespite ilişkin bölümünü de kapsadığı, kısmi davanın aslında örtülü bir tespit davası olduğu bir türlü kabul ettirilememiştir.
6100 sayılı yeni Hukuk Yargılama Yasası’nın 107.maddesindeki “belirsiz alacak davası”nın, bugüne kadarki haksız uygulamaları ve hak kayıplarını sona erdireceği beklentisinin, bir takım aykırı kişiler tarafından bulandırılmaya, yeni engeller konulmaya, yeni duvarlar örülmeye çalışıldığını kaygıyla gözlemlemekteyiz. Dileriz, doğru yorumlar ve doğru uygulamalarla bu olumsuz çabalar etkisiz bırakılır ve uygulama kısa zamanda rayına oturur, sağlıkla gelişir.
7) Kaygıyla izlediğimiz görüşlerden biri de, kazanılmış hak kuralı gözardı edilerek ıslah yoluyla zamanaşımı savunması yapılabileceğine ilişkindir.
6100 sayılı Hukuk Yargılama Yasası’ndaki yargılama aşamalarını şöyle bir gözden geçirelim:
a) Dava açıldıktan sonra, davalıya ön inceleme aşamasına kadar iki dilekçe verme olanağı tanınmıştır.(m.127,136) Eğer ilk cevap dilekçesinde zamanaşımını ileri sürmeyi unutmuşsa, ikinci cevap dilekçesinde bunu yapabilecekken (m.136) ikinci kez unutmuşsa, artık bu hakkını bir daha kullanamaz..(m.94/1-3) Ön inceleme aşamasında savunmanın genişletilmesi yasağı başladığı için, davalının bu aşamada ileri sürdüğü zamanaşımına davacı karşı çıkmışsa.(m.141), davalı bu olanağı büsbütün yitirmiş olur. Ön inceleme de tamamlanıp yargıç süreler hakkında kararını verdikten (m.142) ve tahkikat aşamasına gelindikten.sonra (m.145 vd.) davacı yararına “kazanılmış hak” oluşur.
b) Temel hukuk kurallarına göre, ıslah yoluyla da olsa kazanılmış haklar ortadan kaldırılamaz. Çünkü bir tarafa hak tanınırken, diğer tarafın hakkı ortadan kaldırılmakla Anayasal eşitlik ilkesi zedelenmiş olur.
Öte yandan “Yasanın belirlediği süreler kesindir. (m.94/1) “Kesin süre içinde yapılması gereken işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar”(m.94/3)
c) Bir işlemin ıslahla düzeltilmesi, geçerli bir hukuki işlemin varlığını gerektirir.
6100 sayılı Yasa’nın 94.maddesi (1086 sayılı Yasa’nın 163.madde- si) uyarınca hak düşürücü olan iki haftalık (önceki yasada on günlük) cevap süresi içinde zamanaşımı savunması yapılmamış, ikinci cevap dilekçesinde de bu fırsat kaçırılmış; ön inceleme aşamasında ileri sürülen zamanaşımına karşı davacı taraf “savunmanın genişletilmesine” onay vermemiş ise, süresi geçtikten sonra yapılmış veya karşı çıkılmış bir savunma hiç yapılmamış gibidir. Bu durumda ortada yapılmış bir işlem olmadığından, o işlemin düzeltilmesi de (ıslahı) söz konusu olamaz.
d) Yapılmamış bir hukuki işlem ıslahla düzeltilemez
Zamanaşımı savunması, 6100 HMK’nun cevap dilekçesine ilişkin 127.maddesindeki ve ikinci cevap dilekçesine ilişkin 136.maddesindeki ikişer haftalık “kesin” sürelerde yapılmamışsa, (m.94) ortada gerçekleşmiş bir hukuki işlem yok demektir.
Islah (düzeltme)., daha önceki bir hukuki işlemin varlığını gerektirir. Eğer daha önce yapılmış bir hukuki işlem yoksa, olmayan bir hukuki işlemin ıslahla düzeltilmesi söz konusu olamaz. Yapılmamış bir hukuki işlemin ıslahla düzeltilmesinin düşünülmesi temel hukuk kurallarıyla bağdaşmaz.
O halde, ıslahla giderilebilecek usule ilişkin yanlış bir hukuki işlemin varlığından da söz edilemez. Yasal sürelerin ıslahla etkisiz hale getirilmesi de olası değildir. Zira yasal süreler tarafların yapması gereken usuli bir işlem değildir.
e) 6100 sayılı HMK’nun 176.maddesinin gerekçesinin altına iliştirilen “ıslah yolu ile zamanaşımının ileri sürülebileceğine” ilişkin açıklamanın, komisyonun ve yasakoyucunun gözünden kaçmış yanlış bir eklenti olduğunu düşünüyoruz. Bu eklentinin Yasa’nın 176.maddesiyle bir ilgisi olmadığı gibi, 94.maddenin 1 ve 3 üncü fıkralarına da aykırıdır. Bir daha belirtelim ki:“Yasanın belirlediği süreler kesindir. (m.94/1) “Kesin süre içinde yapılması gereken işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar”(m.94/3) Temel hukuk kurallarına göre, ıslah yoluyla da olsa kazanılmış haklar ortadan kaldırılamaz. Çünkü bir tarafa hak tanınırken, diğer tarafın hakkı ortadan kaldırılmakla Anayasal eşitlik ilkesi zedelenmiş olur.
***
Kitabımızın “Sorumluluklar” bölümünü bu kez oldukça geniş tuttuk. 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu’nun, gerek “Genel Hükümler”gerek “Özel Borç İlişkileri” bölümündeki bazı konuları işlerken, önceki 818 sayılı Borçlar Kanunu hükümleriyle karşılaştırmalı açıklamalar yaptık.
Borçlar Yasasındaki sorumluluk ve sözleşme türleri dışında, İş ve Sosyal Güvenlik yasalarına ilişkin açıklamaları oldukça geniş tuttuk. Hekimlerin ve hastanelerin sorumluluğu, trafik kazaları, yolcu taşımacılığı, sigortacının sorumluluğu bölümlerini de en son yasa değişikliklerine göre yeniden düzenledik.
Her bölümde Yargıtay kararlarından pek çok örnekler verdik. Kararlardaki gereksiz bölümleri çıkarıp her birinin özünü vermeye çalıştık.
Kitabımın, önceki gibi ilgi göreceğini umarak yararlanmanıza sunuyorum.
Kadıköy, 15 Eylül 2012
ÇELİK AHMET ÇELİK

Benzer Yazılar:

About the author: Nejat Kazan

lawyer

Yorum Ekle